25 Aralık 2017 Pazartesi


                             (http://aa.com.tr/tr/pg/foto-galeri/suriyedeki-ic-savasin-sanata-etkisi/0/72368)

Suriye'de dördüncü yılına giren iç savaş, ülkedeki herşeyi değiştirdiği gibi sanatkarların da eserlerinde işledikleri temaların farklılaşmasına yol açtı. Suriye'deki şiddet olaylarından kaçarak Lübnan'a sığınan genç ressam Fadi el-Hamavi, ülkesinde yaşanan iç savaşın eserlerindeki yansıması

Sanat Sığınağı


     Savaş ve zulümler dünya yaşanılabilir bir yer olduğu günden buyana  hep var oldu ve ardı arkası kesilmeyen zulümlerin emperyalist hırslar uğruna çıkardıkları savaşlarla vahşetlere imza atan insanların çirkin gölgesini yok etmek sanata ve sanatçılara düştü.
Savaşlara ve adaletsizliklere  karşı koyabilmek  başlı başına bir insanlık mücadelesidir. İşte tam da bu nedenle her sanatçı aynı zamanda zulme, adaletsizliğe ve bütün sömürücülere  karşı duran birer savaşçıdır. Savaş denilen katliamlar insanların ürettiği en vahşi eser olsa bile sanatın umuda ve direnişe dair takındığı evrensel tutum her türlü savaşı yenecek kadar güçlüdür. “Zulüme direnen  yaratıcılık ” olarak ifade edebileceğimiz sanat yaşanılan bütün sömürüleri  bizlere en güzel şekilde anlatabilecek gerçeğin içinden geçmemizi sağlayabilecek bir yoldur. Sanatçı kendi yoluna bizleride dahil ederek savaşa karşı en önemli eylemi geçmişte, bugünde, elbette gelecekte de eli kanlı zalimlerin varlığının unutulmaması, nefret duygusunun tüketilmemesinin ve zulümlerin kanıksanmasının önüne geçebilmektir.  Sanatçıların asıl hedefleri hırslara karşı direnen, güzelliğe kanat çırpan insanların olduğunu göstermek ve bunu eserlerinde toplumlara aktarmaktır.  Öyleki dünyanın gördüğü iki büyük savaş iki büyük sanat akımına dönüşmüş ve modern dünyada eklerini görebildiğimiz akımlar haline gelmiştir.  İki büyük savaş arasındaki sanat hareketleri en genel biçimiyle Dada ve hemen onun ardından Sürrealizm, bu çerçevede savaşlar  ele alınmış ve anlatılmaya çalışılmıştır. Zira günümüzde de yeni sanatı destekleme amacı güden görüşler muhtemeldir ki, kaynağını Dada ve Sürrealizm’den almıştır. Dünya savaşında ağır bedeller ödeyen insanlığın temsilcileri olarak değerlendirebileceğimiz sanatçılar II. Dünya savaşı sonrasında hatta günümüzdeki oluşumlarda da etkileri süren birikimler bırakmıştır. Kendinden sonraki tüm dönemlerde etkileyici, tetikleyici, ilham verici ve yön verici olmuştur. (Mukadder ÖZDEMİR,Dadaizm, İsmek El Sanatları Dergisi , 2015, sayı18,)

     Sanat , sanatçının izleyiciye anlatmak istediği , kendi içinde yaşadığı fırtınaları anlattığı bir bağ  olarak görülürse savaş esnasında gözleriyle değil kalbiyle gördüğü, maruz kaldığı olayları  eserlerinde toplumlara aktarmak için kendi içinde verdiği savaştır. Sanat yalnızca estetik kaygısı gütmez sanat, iyiyi güzelden ayırmaz sanat dendiğin de aklınıza gelen bu klişelerden kurtulmanın tam zamanı !  Barışı ellerimizle ilmek ilmek örmek istediğimiz şu zamanlarda gören gözlerinizi yummak zorunda değilsiniz duyan kulaklarınızı tıkamak ne derece insan olduğunuz sorusunu akla getirmez mi  ?  Goya  , Fransızların 1808’de Madrid’i işgali sırasında, Napolyon’un ordularına direnen İspanyolların anısına çizmiş olduğu 3 Mayıs Katliamı ile  gördüğü herşeyi bize eseriyle hissettirmiş ve o mükemmel bağı bizimle kurmuştur. Picasso , 1937 yılında İspanya’da Bask bölgesinin merkezi olan Guernica şehrine faşist diktatör General Franco’nun yaptığı saldırı Guernica eseri ile gösterilmiştir ve yaşanan yıkımlar eserde bizlere ürtücü bir yolla gösterilmiştir. (https://onedio.com/haber/sanatin-savasa-bakis-acisi-sanat-ne-anlatir-3--342218) Savaş dönemlerinin eleştirildiği ve dönemlerin hissettirildiği  binlerce eser plastik sanatlar, edebiyat, müzik gibi  her sanat alanında mevcut.  21.yy da halen varlığını sürdüren savaşları görmekteyiz Suriye iç savaşının etkileri Suriye’li olan sanatçıların yaşadıkları kaus ,katliamlar,yıkımlar ve hastalıklar  sanat eserlerinde açık bir şekilde  görülüyor.


     21. Yyda görüyoruz ki devam eden savaşlar, göçler , katliamlar yalnızca ve yalnızca  kınanmakta.  Hatta öyle ki 3 maymun oynanmakta. Peki ya savaşların yıkıcı etkilerini görmek veya anlatmak için sanatçı mı olmak gerek ? Asla ! İnsan olmamız yeterli olacaktır..

Sanatın Tüketimi: Yeni Bir Sanat Faaliyeti?


Estetiğin göreliliği üzerine yaygın bir kanı vardır. Bunun güzel olanın ne olduğu üzerine çok çeşitli görüşlerin olması, her zaman yeni bir bakış açısı geliştirilmesi ve toplumun da bu konuda kendine kısa bir yol oluşturarak “kime göre neye göre?” diye sorabilmesi en azından tabanın görüşleri olması bağlamında epey kabul edilebilirdir. Kabul edilebilir olan kısım bunun mazur görülebilecek olmasındadır. Yoksa bir geçerliliği yoktur. Yine bu konuda Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi tezleri de unutulmamalıdır. Demek ki kısa yol bizi her zaman doğru yola çıkarmayacaktır.
Peki, estetiğin üretici kimliğinde inşası büsbütün öznel bir faaliyet iken kabul edilmiş bir “estetik” anlayışına nasıl ulaşılabilir?
Bunun cevabını bu yazımda iletişim temelinde arayacağım. Bunun öncesinde de sanatı güzeli üretmekten ziyade felsefe yapabilir ve yapamaz faaliyetler olarak ikiye ayıracağım. Bir fikir bir duyuş ve algıyı ifade ediş eğer sanat gayesi de güdüyorsa estetiktir. Bu ifade ediş iki yönlüdür. Sanat eserinin yapımı ve sanat eserinin tüketimi… Bu tüketim kelimesi fazla postmodern dursa da postmodern teori bağlamında konuşmak niyetinde değilim. Bu iki yön Sanat üreticisinin zihninden (resim için konuşursak) tabloya ve tablodan da sanat tüketicisinin zihnine olarak ifade edilmiştir. Zira eserin içeriğini anlayıp çıkarma, bunu da kendi zihnine aktarması da içe dönük bir ifade faaliyetidir. Zaten hiçbir zihne çarpmayan faaliyet sanat olamaz. Bu tarz bir eylem kimsenin duymadığı bir ağacın devrilmesi gibi olacaktır. Eğer işitecek kimse yoksa ses de yoktur. O yüzden sanatın kendisi de bu iki yönlülük sağlandığında ortaya çıkmış ve estetik namını kazanabilmiş olur. Bu yazının tezini şimdiden tek cümlede söylemek gerekirse sanat konusunda izleyicinin çok gerekli ve hayati olduğunu belirtmem yerinde olur.
Bu sayede neyin estetik olduğu konusunda da net bir alana girebiliriz. Eserin arka planındaki fikir (tez kelimesi aslında daha yerindedir.) ve his aktarılabilir bir düzlemde ise estetiktir. Ancak bu nokta malumun ilamı duruyor. Sadece izleyiciyi de bu faaliyetin içine almış olduğumu belirteyim. Belki biraz daha ortalığı kızıştırmak için bir sonraki cümlemi beklemeniz gerekecek…
”Tüketicinin sanat eserini tüketmesi, anlaması ve beğenmesi de estetik bir faaliyettir.” Bu yüzden izleyicinin de hakkı artık verilmelidir. Sanatın ne olduğu konusunda sürekli üreticinin söz sahibi olması bu tahakkümü açıklayabilir. Evet, belki yine de üretici kadar yoğun bir sanat faaliyetinden bahsetmiyorum ama inkâr edilemez bir faaliyet olduğu konusunda da bir küçük pay vermenizi rica ediyorum. Tekrar söylemek gereği hâsıl oldu ki bu postmodern bir yargı değildir. Bu sanatın öznelliğinden kurtarılma çabasıdır. Övülen ve olumlanan kavram tüketim değil tam tersi olarak anlayış ve takdir edebilme becerisidir. İzleyicinin sanata dahil etme çabam iletişimi, karşılıklılığı sağlama ve sanatta felsefenin tekrar yükselmesi amacıdır.
Anlamak ve anlatabilmek açısından sanata baktığımızda iletişim bilimine de göz kırpmamız gerekir. İletişim mesajların karşıya iletimi olarak değerlendirildiğinde bunu kolaylaştırıcı birkaç silahı vardır. Bunun birincisi dildir. Dil ortak kodlar üreten canlı bir yapıdır. Ne konuştuğumuz bununla belirlenir. İkinci en önemlisi ise yine tabii olarak kültürdür. Kültürün ortak oluşu benzer kodlama ve kod açma düzeyleri denk gelir. Bu da anlamın çok daha kaliteli ulaşımını sağlar. Peki, bu kolaylıkları sanatın aktarımında ve alınmasında yani sanat iletişimde nasıl adlandıracağız? Sanatın dili ve kültürü nelerdir? Bu ikameler benzer sonuçlar getirebilir mi?
Bu iki sorunun cevabını da evet olarak vereceğim. Sanatın aktarımındaki dil evrensel ve bölgesel değişikliklere uğrayabilir. Çok beylik bir örnek olarak Çin verilir. Belki de dünyanın kalanında beyaz rengi saflığı temizliği simgeler iken Çin’de ölüm anlamına gelir. Yahut kan kırmızısı aksine çok olumlu anlamlıdır, şansı simgeler. Ancak bütün bunları sanat okuyucusunun değerlendirmesi, düşünmesi gerekir: “Buradaki sanat benimle evrensel bir dilde mi yöresel bir dilde mi konuşuyor?”
Bu noktada da yaratıcının kültürü devreye girer. Burada kültürü sanat akımları ile ifade etseydim çok kolaya kaçmış olurdum. Bunun yerine biraz kargaşa da çıkarmak için yerine “kurallar”ı koyacağım. Sanat aktarımında kurallar iletişimi kolaylaştırmak anlamında büyük roller üstlenir. Kurallar sanat için hayati önem taşır. Tabii bu sanatın belki de alt kimliklerinden ‘özgür olma’ ‘benzersizlik’ -diğer bir deyişle biriciklik- ile çatışacaktır. O yüzden Kurallar’ı da yaratıcının kendi inşa ettiği kültür içindeki kurallar olarak sınırlayacak akımlardan dahi esnek bir yapıya getireceğim. (Ancak yine de ifade etmem gerekir ki halen sürrealist sanatçılar ile çatışıyor haldeyim. Zira onlar da “Bir sanatçı önce kurallar koymalı sonra onların tamamını yıkmalı ve tanımamalıdır.” der)
Şimdilik Sürrealistleri bir kenara bırakalım da izleyiciyi sanata dâhil etme gayemize tekrar dönelim. İletişimdeki hem tabanı hem de kolaylaştırıcı bir unsuru görev edinen kültür hele de sanat konusunda belli bir eğitimi gerektiriyor. Burada artık pratik sanat faaliyetlerini eğitimden saymak ikinci plana itilmiş oluyor. Zira sanatı tüketebilmek de malumun ilanı olduğu üzere ayrı bir beceri istiyor. Peki, şimdiye kadar gelmiş sanat eğitimdeki “biz sanat yapmayı öğretelim sanatın ilk çıkışından belirli bir rota çizelim bu da arzu edilen sesleri çıkarmak hatta alabildiğine gürültü yaptırmak olsun böylece üretim serüveni ile tanışsınlar, zamanla enstrümanlar ile belirli yöntemler sağlayalım ve sanat inşa edebilir hale gelsinler.” Şeklindeki Amerikan modeli sanat eğitimi konusunda çok mu işlevsiz? Çok mu yanlış ki bunu bırakıp tüketimi öğreteceğiz? Şimdilik bunu cevapsız bırakıyorum ama gayet geçerli bir mantığı olduğu aşikâr. Ancak en azından hele de yoksul bir ülke olarak farklı bir yöntem izleyebiliriz. Buradaki yoksulluğun iki yönlü olduğunu birinin maddi kaynakların yetersizliği demek olduğunu diğerinin ise sanat faaliyetlerine yabancılık bağlamında eksikliği ifade ettiğini ayrıca belirteyim. O zaman biz de en azından tüketimi yani anlamayı öğretmekle başlayalım. Benzer bir model olarak da Amerikan modeline karşıt konumlanalım. Örneğin: “biz sanatı anlamayı öğretelim sanat eserlerini dinletip, gösterip burada ne demek istiyor olabilir diyerek serbest düşünmeyi geliştirelim. İlerledikçe akımları ve olası anlamları tarzları ve felsefeleri göstererek belli çerçeveler çizmelerini sağlayalım böylece sanatı anlayabilir hale gelsinler.” Böylece emeklemeden de koşmamız oluruz. Sanat eğitimi ve toplumu sanatla tanıştırma Cumhuriyet hedeflerimizden değil miydi? Bunca zamandır takdire değer bir yol kat ettiğimizi iddia edebilecek olan çıkabilir mi? En azından sanat anlaşılmalı, takdir edilmeli ve bu dili konuşabilen insanlar olarak üstüne felsefe yapabilmeliyiz. Sanat her zaman en olmayanı söylemiştir (Beethoven’ın sözleri ile “tanrının dilinden konuşmak” ) bunun birazcık somutlaşabilmesi felsefe, daha çok somutlaşması ile de bilim inşa edilir. Yani bütün bunları istiyorsak önce sanata söz verebilmeyi öğrenmeliyiz. Söz verebilmeli ve ardından dinleyebilmeliyiz.


Sanat hepimize hemen ve azami düzeyde gereklidir. Sanat faaliyetlerini anlamamız ve özümsememiz gereklidir. Bu gereklilik sanatın tüketiminin de gerekliliğini gösterir. Bu sanatın somutlaştırma faaliyeti bir sanat eylemidir.

Herkesin Bir Son Akşam Yemeği Vardır






Hayalgücün kadar gerçeksin



      Elinde bir bilet var ve nereye istersen oraya gidiyor. İnanılması güç öyle değil mi ?  İtalya da Roma sokaklarında yürümek, Paris’te Eiffele karşı kahve yudumlamak, Dubai de safari yapmak hatta belki dünyaya en uzaktan bakmak uzayın derinliklerinde kaybolmak. Kafamızın içinde oluşturduğumuz bir sözcük vardır  “İmkansız”  peki ama neden oluşturduk bu kelimeyi yada neden özgürleştirmedik beyinlerimizi?  İşte şimdi tam zamanı beyinlerimizi özgürleştiriyoruz yaşadığınız bütün kargaşalardan beyninizi kurtarın hatta ilk hedefimiz mutluluk değil mi işte size mutluluk!
   
    Mutluluğun formülünü bulduğumda 1. Sınıftaydım okuma yazma konusunda arkadaşlarımdan biraz geride kalmıştım okadar utanıyordum ki okula gitmek istemiyor ailemle okul hakkında asla konuşmak istemiyordum. Gece olsun uyuyayım ama sabah olmasın her sabah anneme hasta numarası yapıyordum ama artık oda biliyordu hasta olmadığımı. Bir gece yatağıma girdim işte en büyük mutluluktu bu. Gözlerimi kapattım ve biranda okuluma gidip sırama oturdum kitabımı açtım ve kitap okumaya başladım. Hemen gözlerimi açtım etrafa baktım müthiş bir karanlık okul yok sıra yok kitap yok beynimde yaşadığım kargaşaya inanmıyordum küçücük kalbim yerinde değildi sanki elime almıştım elimde öyle hızlı atıyordu ki zapt edemiyordum onu. İşte ben bu geceden sonra mutlu oldum her gece gözlerimi kapattığım anda başladı mutluluğum önce kitap okumaya başladım sonra sevdiğim bütün çizgi film kahramanlarıyla oyunlar oynamaya başladım. Düşünsenize aklınıza gelebilecek her şeyi yapabiliyordum artık beynimle oyunlar oynuyor istediğim kıyafetleri giyiyor istediğim yerlere gidiyor istediğim yemeği yiyebiliyordum. Artık büyüdüm , büyüdüm  ama hayallerim hep benimle oldu hayallerimde benimle birlikte büyüdü elbette. İşte şimdi sizinle de paylaşıyorum mutluluğumun formülünü hayal gücüm kalp ben…

     Hayal kurmak geleceği makro ölçülerde yaşama isteğidir. William Russell’in dediği gibi  “Büyük işler, büyük hayaller kurma özelliği olan insanlarca başarılmıştır” Hayaller, hayat tarlasından geçerken elimizde biriktirdiğimiz tohumların yürürken  toprağa düşürdüğümüz  filizlerdir. Tohum ve tarla için de çabalamanız gerekir ki tohumlar filiz açabilsin ve  hayaller yaşamaya değer  olsun. Hayalleriniz sizin beyin gücünüzü gösterir. Bir insanın kişiliğini anlamak için sadece yaptıklarına değil, hayallerinde var ettiği yapmak istediklerine de bakmak gerekir. Barbara Sher sözü bütün bunların minik bir özeti gibi ,   “Hayaller bizim kim olduğumuzun aynasıdır.” Aynaya bakmadan geçirdiğimiz günümüz yokken neden  kişiliğimize de  dönüp bakmayalım ki ? Esaret altındaki insan özgürlüğü hayal etmeli ki kim olduğunu ne istediğini herkesten önce kendi bilsin.  Öyle ki karnı aç insan ekmeği olmayan değil ekmeğin hayalini kuramayan insandır aslında.. Kurduğumuz  her hayal yarın için gelecek için değil mi zaten o zaman  hayat duvarına  gelecek adına bir tuğla neden koyulmasın. Önce hayalinizi kurun ve ardından bu hayalinize ulaşma adına yolunuzu çizin , yürüyün ve koşun. Hayaller imkansız gibi gözükse de  yine sizin hayal  içinde yaşamış olduğunuz hisleriniz beyninizin bir köşesinde  kalacak ve bu imkansızı gerçekleştirmek için fazladan bir adım atmanız gerektiğini bileceksiniz . Hayaller insan beynini öylesine harekete geçirir ki, belli bir süre sonunda siz hayalin peşini bıraksanız da hayaller sizin peşinizi bırakmaz. Zaten bizi hayata bağlayan birazda gerçekleşmemiş hayaller değil midir? “Hayallerini ve ideallerini bıraktıysan bari yaşamayı da bırak” der Marian Anderson. (https://kisiselbasari.com/video-hayalleri-olan-insan-basari-yolunda-durdurulamaz.html)  Siz  yeter ki hayal edin  ve görün ki o hayal sizin hayat yolunda elinizden tutacak, terinizi silecek ve varış yerinde sizi bekliyor olacaktır. Hayal gücü özgürdür. Hayal gücü özgürleştirir. Hayal önce beyni sonra insanı özgürleştirir.  Riviere  “Kafeste olmak insana uçabileceği zannını veriyor” der.(http://dirilispostasi.com/a-5454-hayal-kurmak-gelecegi-kurmaktir.html)  Hayallerle özgürleşmek için engelleri küçümseyin.  Wright Kardeşler önlerine çıkan engelleri küçümsemeseydi uçağı icat edemezlerdi veya Edison için ışık bir hayaldi imkansızdı belki ama hayaldi. Hayaller gerçekleşmek için vardır engeller ise aşmak için  Hanry Ford’un dediği gibi,  “Engeller gözümüzü hayalden ayırdığımız zaman gördüğümüz o korkunç şeylerdir.”  Hayallerini engellerin ve imkazsızlıkların yenmesine izin verme hayalin yoksa asla gerçeği yaşayamayacaksın…

       7 yaşında başlayan hayal dünyam katlanarak büyüdü beynime sığdıramaz oldum çözümü ise hayallerimi paylaşarak yaşatmaya karar verdim . En büyük hayallerimden biri olan sanat eserleri içinde var olma arzusu evet evet  sanatın içine girdiğim günden itibaren o resimlere her baktığımda hayallerimde eserlerin içinde görürüm hep kendimi Rembrant’ın Gece Devriyesi eserinde  bulunan tek kadın figürü olan küçük bir kız o benim işte Velásquez’in Nedimeler resminde donateur da benim Dali’nin  Belleğin azmi eserinde dala takılı olan o saatte benim Picasso’nun Guernica'sında resmin merkezinde acı içinde yıkılmak üzere olan, mızrakla vurulmuş o atta benim evet hepsi benim dünyamın gücü benim beynimin gittiği gördüğü yerler, anlar ve hisler bu hayal beni lisans eğitimimin son senesinde staj gördüğüm okulumda öğrencilerimin de aynı hisleri yaşamasına yönlendirdi.  Bir Görsel Sanatlar Öğretmeni olacaksam öncelikle onlara hayal kurmayı öğretmeliydim. Onlar için gerçeklik, beş duyuyla algılanabilen şeylerden çok daha fazlası olmalıydı kafalarının içinde pek çok farklı gerçeklikle yaşayabileceklerini öğrenmelerini istedim. Bu sefer Leonardo’nun Son Akşam Yemeği resminin içine kendimi  değil öğrencilerimi  sokacaktım resimlerin içinde yaşadığım o doyumsuz tadı onlarda yaşayacaktı ve yaşadılar da. Onlara gerekli bilgileri ve dönütleri vermiştim en az benim kadar heyecanlıydılar sürekli parmakları havada "ben İsa ben olayım hocam!" nidaları ile  bağırıyorlardı resimdeki figür sayısı kadar öğrenci seçtim ve yerlerinde nasıl durmaları gerektiğini gösterdim onlara sonuç mükemmeldi herkes çok eğleniyor ve bütün öğrenciler modern son akşam yemeği enstalasyonuna bayılmıştı. Her zaman hayalimde var olan resimlerin içine real anlamda ben değil belki ama öğrencilerimi sokmuştum. Benim her gece girdiğim resimlerden aldığım haz onların yaşadığı o mutluluktan daha öte olmamıştı…
 Hayatımın her evresinde hayallerim var oldu. Kimsenin göremediğini görmek en ufak detaylarla bile büyülenmek , sıkıldığım her ortamdan kaçıp beynimi başka yerlere götürmek  en büyük tutkum oldu. Şuan yedi yaşındaki o çocuk değilim evet  ama gördüm ki,  7 yaşından beri kurduğum bütün hayallerimi şimdilik gerçekleştirdim bu yaşımda var olan hala bir sürü hayalim var biliyorum  ve eminim onlarda gerçekleşecek çünkü ben öğrendim artık “ Hayaller gerçekleşmek için varmış.”   







REMBRANDT

“GECE DEVRİYESİ”

Betimleme

Konu Malzemesi:
1642’de Amsterdam’da bulunan bir grup erkek birkaç çocuk ve bir köpek ile toplam 28 figürden oluşan kalabalık bir grup gece muhafızları resmedilmişti. Bu grup, Amsterdam’ın koruyucu askeri birliklerinden birini oluşturan çeşitli rütbedeki silahşörleri göstermektedir. Eserin içinde göze çarpan en önemli unsur durağan bir sahnenin hareketli olarak resmedilmesidir. Sanki tuvalde bulunan insanların birkaç saniye sonra koşuşturarak ortadan kaybolacaklarmış gibi bir havayla çalışılması ve gözün sürekli olarak resmin her alanına doğru arayışlarda bulunması bize inanılması güç bir yeteneği ortaya çıkartıyor. Ayrıca sanatçının kompozisyon içerisine yerleştirdiği en güzel unsur çok güzel resmedilmiş olan küçük bir kız çocuğudur. Küçük kız resmin odak noktasını oluşturmuştur.
Malzeme:
Tuval üzerine = Yağlı boya
Tuval 3x6 mm. 4x4mm. 330 kg
Ancak Amsterdam Belediye binasının kapısından sığmadığı için o dönemki belediye başkanının kararıyla resim 3 kenarından kesilerek küçültülmüştür.
Biçim:
Çok teknikli, çok boyutlu barok dönemin en önemli eserlerinden biri olan “Gece Devriyesi” resmi ustaca kullanılan ışık ve gölge bizi etkilemeye yeterlidir. Parlak boylamasına incelen sarılar ve kırmızılar bizi bu geniş skalalı çalışmanın odak noktasına iter. Gece karanlığı ve gündüz aydınlığını bir arada gösteren Rembrandt, Chiaroscuro yöntemi ile koyu renkleri geri plan üzerinde parlak renkleri figürleri işleyerek dikkat çekici bir etki yaratmıştır. Bu etki ile resme bakan seyirci ilk olarak parlak ve aydınlık görünen resmin en önemli figürleri yüzbaşı, teğmen ve maskot küçük kızı fark eder. Kullandığı sembolleri ile Katolikleri ve Protestanları bir araya getirmiş boy farklarıyla sembolik bir olgu oluşturmuştur.
Bağlam:
Resimdeki askeri birlik şehirde bir devriye yapmakta değildir. Rembrandt’ın eseri yaptığı dönemde muhafız birlikleri oldukça sakin ve barışçıl birliklerdir. Ne Amsterdam’daki taşkınları durdurmak ne de şehri savunmak durumundalardı. Dolayısıyla da şehirde gece veya gündüz dolaşıp bir devriye hizmeti sağlamak durumunda değillerdi. Buluşmaları ancak sosyal veya sportif amaçlı idi. Bu yüzden harekete geçmek üzere olan birliğin devriye için değil muhtemelen katılacak bir sosyal toplantı veya tören geçidi için olduğu düşünülür. Öte yandan isimdeki “gece” kelimesi de yanlış bir kullanımdır. Yıllar boyu yapılan özensiz restorasyonlarla üst üste uygulanan vernik katmanları ve kir, eserin renklerini kapatmış ve siyaha benzer karanlık bir görünüm oluşturmuştur. Bu sebeple de yıllar içinde resmin aslında gece saatlerini gösterdiği ve dolayısıyla askeri birliğin de gece devriyesine çıktığı düşünülmüş ve bu şekilde yanlış bir isim ortaya çıkmıştır. Eser ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden restore edildiğinde 300 yıl önceki gerçeğine yakın renklere ulaşılmış ve aslında olayın gün ışığında geçtiği anlaşılmıştır.
Yorumlama:
“Işığın ve gölgelerin ressamı” denildiğinde akla gelen Rembrandt eserlerine bakmak öyle ilgimi çeker ve keyif verir ki biraz da resmin dönemine gider Rembrandt’ı izlerim. “Gece Devriyesi” adlı eserin bana kalırsa ışığın ve gölgelerin müthiş armonisiyle resimleri sanatın aşmamızda rehberlik edebileceği en önemli sınırı geçmemize yardım edebilir yani bedenlerimize ve zihinlerimize tutsak olmakla bütün bunlarda bağımsız olmak bütünüyle farklı bir yerde olmak arasındaki sınırı. Büyük ustanın aydınlatma yöntemi olarak bilinen Rembrandt ışığı bizim yolumuza yansımalı, onun hakkında ne denli kitap okunursa okunsun resimlerinden öğrenilecek çok şeyimiz var.
 Kendi tarzından asla ödün vermeyen sanatçı birliğin resmini çizmeyi kabul etmiş ancak kesinlikle geleneklere uymayı düşünmemiş ve geleneksellikten çıkarıp sadece grup portresi çizmek değil de sanki tarihi bir olay veya mitolojik bir sahneymiş gibi resmetmiştir. Resimdeki her karakterin hareket kazanması ve dramatik bir ışık kullanımı ile adeta gerçek bir tiyatro sahnesi yaşatmış gibidir. Ancak benim en çok dikkatimi çeken karakter fazlaca süslü altın renkli elbisesi ile resme yerleştirilen küçük bir kız, adeta sihirli gibi görünüyor. Küçük kız resimdeki en beklenmedik en ilginç unsurlardan biri, onun burada varlığı normal ötesi bir durum. Sanki içinde ışık varmış da parıltılar saçıyormuş gibi resmin odak noktasını oluşturuyor.
 Bu resim sanat tarihinin büyük bir kısmını oluşturuyor öyle ki Van gogh bu resim için şöyle söylemiştir: “Eğer yalnızca bir kuru ekmekle 2 haftayı bu resmin önünde oturarak geçirebilirsem ömrümün on sene kısalmasından bir rahatsızlık duymam.”
Yargılama:
Gece Devriyesi eseri Rembrandt’ın sipariş üzerine yaptığı bie resim olduğu belirtilir. Rembrandt tüm teknik gücünü göstererek sanat tarihinde “Gece Devriyesi” ismiyle bilinen tabloyu tamamlar. Siparişi veren kişilerin beklentilerinden farklı olmuştur. Siparişi verenler Rembrandt’dan farklı şeyler ummuşlardır. Çünkü sanatçının geçmişte gerçekleştirdiği “Anatomi Dersi” isimli tablosunda figürlerin hepsini aynı özende ve boyutta işlemiştir. Gece Devriyesi isimli resimde ise ışık- gölge oyunlarıyla, karmaşık renk ve kütlelerle canlanan bir kompozisyon gerçekleştirmişti. Rembrandt’ın onlarla dalga geçtiğini düşünmüşlerdir ve onu bozguncu olarak nitelendirip işten uzaklaştırmışlardır. Yeni gelişen egemen güç Rembrandt aleyhinde yoğun propaganda başlatmış ve zamanla Rembrandt’ın sanatçı ününü kaybetmesi sağlanmıştır.
 Yaşanılan bu örnekte olduğu gibi toplumun içindeki baskıcı unsurlar sanatçıların yaratımlarında etki sahibi olmuşlardır ve sanatçının daha sonraları verebileceği eserler üzerinde de olumsuz etkiler yapabilmişlerdir. Ayrıca Gece Devriyesi resmi bir kuram üzerine düşünüldüğü zaman resim alanı yani geneli yansıttığı için ve zamanın koşullarına, oluşumlarına ayna tuttuğu için yansıtma kuramı 1’e göre değerlendirebiliriz. Eserle sanatçı arasındaki ilişkiyi de düşünecek olursak yalnızca ayna tutmamış esere kendi düşüncelerini de kattığı için pencere açmış olur yani anlatımcılık kuramı 1’e göre değerlendirebilmek mümkün ayrıca o dönem şartları ve dış dünya ve toplum ilişkisi düşünülerek adeta tarihsel bir resim yaparak tarihsel eleştiriyi de kullanarak bu eseri değerlendirmek mümkünür.





John Dewey Ve Türk Eğitimi


           1920'lerde yurdumuz insanına beceri ve özgüven kazandıracak olan mucize radikal bir eğitim referandumundan Başka ne olabilirdi? Harap Yurdu kısa zamanda kalkınması için insanlarımızı katma değer üreten mesleklere ve girişimciliğe yönelterek siyasal bağımsızlığın temel  şartı olan ekonomik bağımsızlığı sağlayacak mucize, geri kalmışlığımızın  kaynağı olduğu kabul edilen ahirete odaklanmış ümmetçi ,ezberci medrese eğitimi ile gerçekleşemezdi. Meslek okullarının sayıları çok yetersizdi mevcut birkaç lise ise girişimci değil bürokrat yetiştiriyordu. Ordu ülke nüfusunun çoğunluğu oluşturan ve genellikle okuma yazma bilmeyen kırsal kesim insanına beceri özgüven ve akılcılık kazandıracak yaygın bir eğitim sistemine ihtiyaç vardı. Ülkede herhangi bir konuda uzmanlaşmış kişi bulmak imkansız gibiydi Ankara'da yapımı planlanan devlet binaları için sadece Mimarlar, Mühendisler değil duvarcılar bile yabancı ülkelerden Macaristan'dan Romanya'dan getirilirken ülke kalkınmasında milli imkanlarla, milli iş gücüyle planlama ve sürdürmek olması değildi. Diğer yandan ülke ekonomisinin bel kemiği olan tarım ve hayvancılık sektöründe ve beceri ve katma değer son derece düşüktü. Kalkınmanın köylerden başlatılması gerekiyordu. (Fikret Şemin,Türkiye’de Amerikalı Bir Filozof,İstanbul,2011)  Uygulanacak reform çağı çocuklarının görerek yaparak öğrenmelerini köylerine birer kalkınma önderi olarak dönmelerini sağlayacak  bu beklentilere rehberlik yapacak otorite uluslararası araştırmalardan sonra Amerika'da bulunan John Deweyi Türkiye'ye getiren Atatürk'ün dehası  bunu başarmıştı.
John Dewey, yaparak-yaşayarak öğrenmeye ve tecrübeye önem veren pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak geliştirmiş, deneycilik, işlevsellik ve aletçilik olarak da bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü filozof ve eğitim teorisyenidir. 1859-1952 Yılları arasında yaşamıştır. John Dewey’in eğitim felsefesinin temelinde yaparak öğrenme adını verdiği problem çözme yaklaşımı, diğer bir ifadeyle deneyim kavramı yer almaktadır.  (https://www.pegem.net/Akademi/kongrebildiri_detay.aspx?id=117783)

       Amerikan toplumunun eğitim şekillenmesinde çok büyük katkısı olan filozof ve eğitim teorisyeni  John Dewey, Cumhuriyet’imizin ilk yıllarında ( 19 Temmuz - 10 Eylül 1924 Tarihleri arası) Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından  Dönemin  Eğitim Bakanı’na(Vasıf Çınar) verilen talimat ile davet üzere ülkemize gelen Dewey.  Ülkemizin belli şehirlerinde gözlem ve incelemelerde bulundu ve incelemelerini içeren ilk raporunu Türkiye’den ayrılmadan teslim etti.  
Amerika’ya döndükten sonra kaleme aldığı asıl rapor 30 sayfalık “Türkiye Maarifi Hakkında Rapor” dur. Bu raporda John Dewey’in kurulacak yeni eğitim sistemi hakkındaki önerileri yer almaktadır. Bu rapor MEDHAL (Giriş) bölümünden hemen sonra sekiz temel başlıktan oluşmaktadır. Bu başlıklar; Program, Maarif Vekilliği Teşkilatı, Muallimlerin Yetiştirilmesi ve Terfihi, Muallimlerin Yetiştirilmesi, Mektep Sistemi, Sıhhat ve Hıfzıssıhha, Mektep İnzibatı, Muhtelif Mevat şeklindedir.  (https://www.pegem.net/Akademi/kongrebildiri_detay.aspx?id=117783) Resmi rapora ulaşmak mümkün ancak başlıklarda da görüldüğü üzre okumak oldukça güç daha iyi anlaşılabilmesi ve üzerinde çalışılabilmesi için günümüz Türkçesine çevrilmesi gerekiyor.


John Dewey’in  Türk Maarifi Hakkındaki Raporundan Örnek Maddeler;


1-      Türk eğitiminin derhal yapılabilecek düzenlemeleri değil hazırlanması birkaç yıl sürecek kapsamlı bir program gereksinimi vardır. Bu program Anayasanın değişmez ilkeleri arasında yer almalı ve sürekliliği güvence altında olmalıdır programı yönetecek uzmanlar nitelik ve nicelik olarak yeterli düzeye ulaşmadan uygulamaya başlamamalıdır. (Fikret Şemin,Türkiye’de Amerikalı Bir Filozof,İstanbul,2011)

    Dewey ileri görüşlülüğü sayesinde ülkemizde derhal  gerçekleşen sistemleri tahmin etmiş olmalı ki raporunda halen var olan bu sorundan söz etmiş.  Öyle ki son 14 yılda ülkemiz eğitim sisteminde toplam 13 değişiklik meydana gelmiştir. Buda demek oluyor ki  2003 yılında okula başlayan bir öğrenci  okula başladığı süre ile mezun olduğu sürede sistem hiçbir zaman aynı kalmamıştır. Öğrencilerin yaşadığı karmaşa meslek seçimini ve hatta kişisel benliğini olumsuz etkilemekle birlikte yapılan değişikliklerin yıllarca devam etmesi bu süre zarfı içerisinde eğitim gören neslin okul hayatından, okul sisteminden , kendi kişilik, isteklerinden ve eğitimden uzaklaştığını görmek mümkündür. Yapılan en büyük hatayı yıllar önce John Dewey’in belirtmiş olması ve ülkemiz eğitim sisteminin 14 yıldır istikrarlı bir şekilde değişimlerine devam etmesi oldukça ironiktir. Dileriz getirilecek yeni sistemler  Dewey’in söylediği gibi “Derhal yapılabilecek düzenlemeleri değil hazırlanması birkaç yıl sürecek kapsamlı bir program bir program gereksinimi vardır.”  Derhal sisteme alınmayan öncesinde test edilip onaylanan üzerine çalışılmış programlar görebilmek umudu ile..

 -      Köy okulları tarımın ve yörenin gelişmesini sağlayacak şekilde düzenlenmelidir. Eğitimle ilgili pratik bilgiler içeren yabancı eserler hızla Türkçeye çevrilmelidir. Diğer yandan oluşturulacak “okuma dernekleri” bünyesinde  öğretmenlerin iki haftada bir toplanarak okudukları kitapları ve bunlardan esinlenen uygulamaları aralarında tartışmaları desteklenmelidir. Öğrencilerin sadece dinleyerek veya bakarak öğrenmeleri genellikle yeterli olmadığından öğrenciler yaparak öğrenmeli,  örneğin eğitsel araç gereçler üretilmelidir .Okullar kültürel modernleşmenin yanı sıra endüstriyel uyanışında merkezleri olmalıdır. Öğretmenler planlanan Sanayi toplumuna ulaşılması için halka yol gösterecek birer rehber niteliği kazanmalıdır. (Fikret Şemin, Türkiye’de Amerikalı Bir Filozof,İstanbul,2011)
John Dewey’in hazırladığı rapor maddesi eğitim sistemimizde etkili olmuştur. Köy Enstitülerinin kuruluş mantığı ve dayanaklarında da bu raporun doğrudan yansımalarını görmek mümkündür. Köy Enstitüleri; öğretmen ve eğitmenleriyle köylerde tarım ve sağlık görevlisi olarak çalışacakları yetiştirmek amacıyla kurulmuş eğitim kurumlarıdır.(https://toplumsaltarih.wordpress.com/2012/09/07/koy-enstituleri-neden-kuruldu-neden-kapatildi/)  Türk Eğitimi için büyük bir kayıp olan Köy Enstitüleri yaparak yaşayarak öğrenmeyi ilke edinmiş ve büyük başarılara imza atmıştır. O dönemde eğitim kurumlarının aynı sonucu vermemesi Köy Enstitülerinin daha çağdaş eğitim ilkelerine dayandığını çağdaş , demokratik eğitim kuramlarını benimsediğini açık bir şekilde bizlere göstermektedir. Bir bütünlük ve bir sistem oluşturan bu ilkelere değinecek olursak ;

En Yüce Değer İnsandır, Kuram/Uygulama İlişkisi, Demokratik Eğitim, Üretime Katılma, İleri Teknoloji Kullanımı, Ulusal Kültürden Evrensel Kültüre, Hesaplaşma/Değerlendirme başlıca ilkelerindendir.

       Eğitim sistemi konusunda elimizde başarılı bir taslak olmasına rağmen etkilenmediğimiz ve kullanmadığımız bu sistemin yalnızca kültür derslerinin verilmiyor oluşu hayata ve yaşamsal faaliyetlerin daha kaliteli olması için verilen derslerin olması öğrencilere ortaokul lise ayrımı yapmaksızın yalnızca bilginin aktarıldığı bu muazzam sistemin sonuçları çağdaş eğitim programını yok edecek durumdadır. Öyle ki Köy Enstitüleri o yıllarda UNESCO tarafından örnek “ Eğitim Modeli” olarak dünyaya gösteriliyordu. Bu eğitim kurumlarının mimarlarından olan Dewey  1945 yılında ülkemize tekrar geldiğinde Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü inceledikten sonra söylediği, İngiltere ve Amerika’daki konuşmalarında da aynen tekrarladığı “Benim düşlediğim okullar Türkiye’de Köy Enstitüsü olarak kurulmuştur. Tüm Dünyanın bu okulları görüp eğitim sistemini, Türklerin kurduğu bu okulları göz önünde bulundurarak yeniden yapılandırması isabet olacaktır” şeklinde batı basınında yayınlanan sözleri tarihe geçmiştir (Ata, 2001) Bu hızlı ve baş döndürücü etkinliklere on yıl içinde son verilmesi ülkenin geleceğini olumsuz yönde etkilemiştir ve ileri atılan her bir adım bizi maalesef daha geriye götürmüştür.  Geriye atılan adımların biri olan Tarım- Ziraat alanında , ülke genelinde istenilen gelişmeler tam sağlanamamıştır. Ülkenin verimli toprakları olmasına rağmen, Hükümetlerin uyguladığı değişken tarım politikaları. Belirlenen, istenen hedeflere ulaşmanın çok gerisinde kalmıştır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanların sıkıntıları devamlı artmıştır. Buna bağlı olarak tarım ve hayvansal ürünlerin ithalatı da devamlı artmıştır.

     Sonuç Olarak; John Dewey’in 1924 Yılında Hazırladığı “Türk Maarifi Hakkındaki Rapor”da yer alan konular, Cumhuriyet Döneminde kendi süreci içerisinde değerlendirildiğinde çok büyük değişmeler ve başarılar olduğu anlaşılmaktadır. Ülkenin yapısına uygun eğitim uygulamalarının, üretim ve kalkınmada dinamik bir güç olarak ülkenin ve çağın koşullarına göre yeniden düzenlenerek hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için uygulayıcıların alana yönelik yeterlilikleri hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerinde işe koşularak beceri düzeyinde yaşamın bir parçası olarak öğretilmelidir. 

 

 

 














8 Kasım 2017 Çarşamba

Gri İktidarı


Kerry Freedman’ın  yazmış olduğu “ Teaching Visual Culture”  (Görsel Kültürü Öğrenmek) kitabının Bölüm 1  “Mesleki Alan” konusunu incelemiş ve bu bölümün ilk başlığı olan “ Biçimlerin Sınırlarına Zorlanma” hakkında kendi ilgi ve tutumlarıma dayanarak Teaching Visual Culture kitabına bağlı kalarak hazırlamış olduğum bu metinde Arte Povera akımı kurucularından Antoni Tàpies ve Gri İktidarını ele alacağım.

Teaching Visual Culture

 Bölüm 1: Mesleki Alan   


Challenging the Boundaries of Forms (Biçimlerin Sınırlarına Zorlanma)

 İnsan var olduğu zamandan beri bir takım şeylerin inşası içindedir. Bunlar kimi zaman barınmak için kimi zaman daha kaliteli yaşayabilmek adına yapılmaktadır.  Milattan önceki zamanlarda insanlar  yabani hayvanlar ve doğa olaylarından korunabilmek adına M.Ö 3.bin yılda Güney (Aşağı) Mezopotamya’da kentleşmenin ilk adımları atıldı, M.Ö 4. bin yılın ikinci yarısında somut olarak ilk Uruk ve çevresinde görülen kentleşme(  Özlem Çevik , Anadolu’da  Kentleşme Süreci , İzmir , Doktora Tezi , Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü , İzmir -2004, s.30)

M.Ö 7000’li yıllarda Konya- Çatalhöyük ile Anadolu topraklarına taşındı.( blog.milliyet.com.tr)
Bakıldığı zaman “Kentleşme” dediğimiz gri iktidarı M.Ö tamamen yaşamı sürdürebilmek adına ve doğaya geri dönebilecek şekilde inşa edilmiştir. Barınmak için oluşan kentleşmelerde yapılar kerpiç , ahşap , taş , toprak vs. gibi organik malzemelerden yapılıyordu. Herhangi bir yıkılma durumunda geri dönüşüm sağlanıyor ve doğa bu malzemeleri kendi içine alabiliyordu. Ancak 21.yy bakacak olursak artık yapılar tamamen kimyasal malzemelerden ve tamamen doğaya zarar verir şekilde inşa ediliyor. Benim konum tam olarak burada başlıyor, modern dünyanın betonlaşması ve duvar iktidarı.

         İnsanlar yapılan bu doğa katliamının bütün sonuçlarını bilirler, öyle ki yok edilen doğanın insan psikolojisi üzerinde yıkıcı etkisi olduğunu, yaşam kalitesini düşürmekle birlikte sağlıksız insan sayısının arttığına da hakimdirler. Modern dünyada bu zararlı etkilerin tamamını görmezden gelmenin bir sebebi var tabi ki , rant yarışları ve  insanların bitmek bilmeyen hırsları  sayesinde kent toprağına verilen zararlar geri dönülemeyecek noktalara geliyor. Peki ya  insan neden varoluşundan buyana yaşamını sürdürdüğü evreni yok etmek için sürekli bir çaba altında ? Evren katliamı ilk olarak Bilişsel devrim ile başladı.  “Sapiens yerleşiminin hayvan Krallığı’nın başına gelmiş en büyük ve en hızlı felaketlerden biri olduğu yorumu kaçınılmaz olarak ortaya çıkar bundan en fazla etkilenenler  büyük ve tüylü canlılar oldu. Bilişsel Devrim'in gerçekleştiği dönemde dünyada 50 kilogram dan daha ağır 200 civarında büyük kara memelisi yaşıyordu. Tarım Devrimi döneminde sadece 100 tanesi kalmıştı. Homo sapiens, insanlar tekerliği yazıyı veya demirden aletleri icat etmeden çok önce gezegendeki bütün hayvanların yarısını yok etmişti.” Avcı ve toplayıcılar önce hayvanları yok etmeye başlayarak evrene zarar vermeye başladı. Sonrasında Tarım Devrimi ile doğanın katli başlamıştı artık. “İnsanların sık çalılıkları ve ormanları yakması da buğdaya yaradı. Ateş, ağaçları ve çalıları temizleyerek buğday ve diğer otların günışığını, suyu ve diğer besinleri tek başlarına sömürmesine yardımcı oldu.”(Yuval Noah Harari ( Çev. Ertuğrul Genç ) Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi , Berdan Matbaacılık, İstanbul ,2015 , s.96)

  Görüldüğü gibi dünyaya verilen zarar, betonlaşma ve duvar iktidarı ile başlamamıştı elbette insanlar katliama çok daha önceden başlayarak ,önce hayvanları daha sonra ormanları ve şimdi bütün çevre ve havayı katlederek devam etmekte. Sapiens kitabı insanlar için şöyle bir tanımlama yapıyor ; “ Tarihsel kayıtlar Homo sapiens’in bir ekolojik seri katil olduğunu gösteriyor.” (  Yuval Noah Harari ( Çev. Ertuğrul Genç ) Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi , Berdan Matbaacılık, İstanbul ,2015 , s.78)
Ne kadar muazzam ve gerçek bir teşhis bizler ekolojik birer seri katiliz doğru. Hayvanları keser biçer , kürkler , mantolar yapar hırs bürümüş gözlerimiz ile onlara bakarız. Ormanları ve ağaçları yakar ,keser mükemmel binalar ,siteler,  alışveriş merkezleri inşa ederiz.  Ekolojik birer seri katilken zamanla kendimizin seri katili olmaya başladık artık. Ormanları yakalım oksijen gitsin fabrikalar hava kirlilikleri gelsin. Daha fazla bina daha fazla insan daha fazla ölüm ve sonu duvar iktidarı..
         Modern dünyada betonlaşma o kadar arttı ki dünya üzerinde yeşil alan her geçen gün azalmakta. Çalışmalarımda ele aldığım konu tamamen sanayi ve betonlaşma üzerine dikkat çekmek istediğim kısım ise doğada değişen ekolojik sistem ve artık görmekte zorlandığımız yeşil rengi. Öyle ki İstanbul’da yeşil alan %2,2 dünya başkentlerinin bilgilerinin bulunduğu World Cities Culture Forum  (http://www.worldcitiescultureforum.com/)

2009 raporuna göre İstanbul’da  yeşil alan % 1,2 2015 Raporuna göre ise  % 2,2 yaşanılan hava kirliliği ve oksijen yetersizliği yeşil alan arttırma projelerini de beraberinde getiriyor.
   Dünyada yeşil alanlara bakacak olursak yüzdeler şu şekilde;


    
  World Cities Culture Forum  Raporu Verileri
2015
           Geçmiş sanat akımlarına bakacak olursak  birçok sanatçı dönemine göre eserler yapmıştır  bu dönemler onları farklı düşünmeye itmiş ve kimi dönemlerin akımlarını oluşturmuştur.  Yaşanılan o dönemde savaş varsa ölüm, yıkım, acı gibi konular benimsenmiş daha romantik dönemler  ise peyzaj , portre vs. konularını işlenmiştir. Picasso’dan yıla çıkacak olursak sanatçının belli dönemleri vardır. Mavi dönem , pembe dönem ve kübizm.  Ressam mavi döneminde o yıllarda sirk dünyasının hüzünlü yüzünü  resmeder. Bu dönemin mavi ismiyle nitelendirilmesinin sebebi, mavinin hüznü temsil etmesi kadar, sanatçının eserlerinde tek renk olarak maviyi ve tonlarını kullanmasından da kaynaklanır. Ressamın pembe döneminde mavi dönemine kıyasla daha neşeli konular içerir. Cambazlar ve gezgin sirkler bu dönemde picasso’nun vazgeçilmez konuları arasındadır. Kübizmde ise Picasso nesneleri geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirir ya da geometrik şekillere böler. Verilen örnekte olduğu gibi  Sanat dönem şartlarına göre evrilmektedir.  .. 21.yy’da etrafımıza baktığımızda endüstri, sanayi , beton vs. insan psikolojisini melankoliye sürükleyen fazlaca nesne görürüz. Kafamızı çevirdiğimiz her yön muhakkak betona bürünmüş ve doğayı unutturmuştur. Sanayi sanatın bir konusu haline gelmiş ve sanatın içine girmiştir.  Sanayileşme ile gelişen fabrikalar ve sanayi malzemelerini işlemek dökülen duvarları resmetmek , küflenen demirlerin o muazzam rengini tuvale vurmak bana oldukça haz veren objelerdendir. Çalışmalarımda doğanın yorgunluğu, sanayinin donukluğu , terkedilen mekanlar ve bunların insanlara hissettirdiklerini yansıtmak istiyorum.

        Antoni Tapies ve arkadaşları ile  geliştirdiği sanat akımı “Arte Povera  (Yoksul Sanat)”. Antoni Tapies öncelikle yaptığı çalışmaları ile dikkatimi çeken bir sanatçı çalışmalarında yırtık tuvaller , saman , sicim , kumaş parçaları ve eski çoraplar gibi artık malzemelerin üstüne karalanmış eski duvar yüzeylerini anımsatacak biçimde gelişigüzel boyalar sıçratmaktadır. Yoksul Sanat ise ; “İtalya'da 1960'ların sonlarında sanatçılar yalnızca resmî, endüstri ve kültür kurumlarına karşı çıkmakla kalmayıp, sanatın bireysel bir ifade olarak var olmasının etik bir nedeni olup olmadığını da soruşturmaya başlamıştı. Düşünsel ve tasarımsaldan kaçınarak, doğanın, yaşamın ve davranışların temellerine ulaşmayı hedefleyen bu sanatçılar, sanat nesnesi yerine, yaşam koşullarına verdikleri önemle yalnızca gerçek olanı duyumsamak, bilmek ve ortaya koymak istediler. Arte Povera sanatçıları geleneksel tüm  estetik kuralları, akılcılığı, yapısalcılığı, geleneği ve teknolojiyi reddediyor, tarihi tersine döndürerek ilkele ve doğal olanı öne çıkarıyor.”(http://www.dilekkutzli.com/ArtePovera_t.html)

 Ressamın kendi tarzı ve geliştirmiş olduğu akım her yönü ile benim çalışmalarımda etkisini gösterebilecek unsurlardandır. 



Arquitectura  , 'Tàpies 1963' (ters) 


29 Ekim 2017 Pazar

EV KADINI


Kalplerin İnsanları

Kerry Freedman’ın  yazmış olduğu “ Teaching Visual Culture”  (Görsel Kültürü Öğrenmek) kitabının Bölüm 1  “Mesleki Alan” konusunu incelemiş ve bu bölümün 10. başlığı olan “Modern Karşıtlıklar : Cinsiyet  Örneği ” hakkında kendi ilgi ve tutumlarıma dayanarak Teaching Visual Culture kitabına bağlı kalarak hazırlamış olduğum bu metinde Monica Bonvicini “Sallanan Ev Kadını” adlı video  enstelasyon çalışmasını ele alacağım.

Teaching Visual Culture
 Bölüm 1: Mesleki Alan
Modern Karşıtlıklar : Cinsiyet  Örneği

Aydınlanma'nın yapısı korunmuş ve henüz iç çelişkileriyle değişti. Bu iç çelişkiler doğada kadın yeri kavramı ve Kültür (ör., Jordanova, 1980; Schwartz, 1984). Bir aşamada, kadınlar erkeklerinkinden daha "doğal" ve medeniyetsiz olduğu düşünülüyordu. Buydu Kadınların yetenekleri ve kanaat getirdiği arzuları doğum yapmak ve kadınların akıl almazlıkları düşünüldüğünde. Bir başka deyişle, kadınların erkeklerden daha sosyal oldukları varsayılmıştır (düşünülen kişiler doğal olarak bağımsız) ve erkekleri sosyalleştirecek biçimde aileler. Bir kadın bir aile ve ev sağlamalıdır, bir erkeğe bağımlı olduğu halde onu ailenin birliğinde tutmak için kendisine bağımlı hale getirilmesi gerekiyordu.(Schwartz, 1984)
Bireyler değişim aracıları olarak kavramsallaştırılmışken, fikir doğal özgür irade içerikleri çelişkiydi, çünkü yalnızca belirli türler 75'i birey olarak kabul edildi. Yok etme mücadelesi otoriter kurumlar her kişinin bireylerin tüm imkanlar üzerinde hareket edebileceğini ima eden özgür bir aktör olmaktı. Bununla birlikte, bir birey olmanın,farklı ırkların, sınıfların ve cinsiyetlerin insanları.
Yapısı korunmuş ancak bu cevaplara tepkiler ve çelişkiler vardır.Örneğin, bir düzeyde kadın olma anlamı ne sürekli düşünme ve davranma gereksinimleri ile değişime uğramıştır. İktidar kazanmak için erkek sosyal sistemleri ile başka bir yerde düzeylerde, sistemlerin kendileri krizden geçti kadınların dönüşümü. (Douglas, 1977).

Monica Bonvicini ;
1965’de Venedik İtalya’da doğan sanatçı yaşamını Berlin’de sürdürmektedir..  Bonvicini çalışmaları mimari, güç, cinsiyet, mekan, gözetim ve kontrol işleri arasındaki ilişkiyi araştıran çok yönlü uygulamaların her biri, sanat yapma anlamının, dilin belirsizliğinin ve idealine bağlı olan olasılıkların sınırı meselesidir özgürlük. Sanatçının 15. İstanbul Bienalinde yer alan “ Sallanan Ev Kadını” video enstelasyonu ev yaşamı ile toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki ilişkiye daha doğrudan işaret ediyor.

Monica Bonvicini Hausfrau Swinging (Sallanan Ev Kadını -1997)


 1997 Sallanan Ev Kadını başlıklı video enstalasyonunda, başına bir ev geçirmiş olan çıplak bir kadını başını öfkeyle ve hiç durmadan duvarlara vururken izliyoruz . Huzur fikrinden tamamen koparılmış olan bu ev bir hapishane ve şiddet alanında ve dolayısıyla isyan edilecek bir yere dönüşüyor. Video böylece bir yandan mimari mekanın boş ve cinsiyetsiz olarak düşünülmesine itiraz ederken , bir yandan da bedenin nasıl engellenmişlikten doğan bir öfke, fantezi veya tutsaklık alanı haline gelebileceğini gösteriyor.

Kadına şiddet her toplumda ve her dönemde varolmuş ve varolacak bir sosyal olgudur. Kadınların fiziksel istismarı ise binlerce yıl öncesine dek uzanmaktadır.

Arkeologlar erkek mumyaların kemiklerinde % 9-20 kırığa rastlarken kadın mumyalarda bu oranın % 30-50 olduğunu bildirmişlerdir. Bu kırıklar savaştan çok bireysel şiddete bağlı olduğu düşünülen kafa kırıklarıdır. (Erbek E, Eradamlar N, Beştepe E, Akar H, Alpkan L. Kadına yönelik fiziksel ve cinsel şiddet; üç grup evli çiftte karşılaştırmalı bir çalışma. Düşünen Adam: Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Dergisi 2004;17(4):196-204.) Nekadar karşı çıkılırsa çıkılsın ne denilirse denilsin maalesef dünya ataerkildir. Erkek kadından her dönemde üstün görülmüş fiziksel açıdan olan birtakım üstünlükler erkeklik hormonu olarak adlandırılan basitleştirilme sonucu şiddete dönüşmektedir. Şiddet denilince aklımıza direkt olarak fiziksel şiddet gelebilir ancak modern dünyada fiziksel şiddet yerini daha çok psikolojik şiddete bırakmıştır. Bunun dışında şiddet türlerini şu şekilde sırayabiliriz ; Sözel şiddet, Ekonomik şiddet, Cinsel şiddet.

Yeni dünyada kadın, bu şiddet türlerinin hepsini hak eder ve hepsini yaşar. Trafikte “tamam kadın!”dır artık o. Kadın olduğu görüldüğü anda suçlu veya suçsuz bir ehemmiyeti yoktur . O kadın artık sözel şiddeti hak etmiştir! Kadın araba kullanmamalı, kadın trafiğe çıkmamalı, kadın topluma karışmamalıdır! Kadın çalışamaz ! Kadının çalışabileceği tek yer evidir, kadın evinde temizlik görevlisi , aşçı , dadı , usta , öğretmen , doktor... bütün mesleklere hakim olabilir ancak yalnızca evinde! Toplum içine çıkamaz, şayet mesleği varsa onu toplum için kullanamaz. Kadın evinde oturmalıdır ve ekonomik şiddeti hak etmiştir. Kadın dar pantolon , mini etek , dekolte vs. giyinemez. Kadın akşam veya gece dışarı çıkamaz. Kadın gece dışarı çıktığında erkek ona her şeyi yapmakta özgürdür çünkü erkek kadından üstündür. Kadın mini etek giymişse cinsel şiddeti hak etmiştir. Evet ! kadın her türlü şiddete maruz kalan bir canlıdır. Yolda yürürken kendinden üstün olan erkekten sözlü şiddete maruz kalabilir , başörtüsü olmadığı için din alimi olan binlerce insan tarafından fiziksel şiddete maruz kalabilir. O kadar çok örneği var ki... Kadın maruz kalır, kadın maruz bırakılır .
.
 Makalelerde, televizyonlarda, sosyal medyada, tartışma programlarında, sempozyumlarda şunu duyarız hep “Kadının Çalışma Hayatındaki Yeri”. Evet , kadının çalışma hayatındaki yerini irdeleyelim. Kadın bir polis olabilir, evet olabilir elbette. Kadın bir trafik polisi , alkollü bir erkeği durdurup ona ceza yazabilir mi ? Bir Trafik polisinin görevi alkollü araba kullanan kişiyi teşhis edip onu durdurmak ve yaptığı davranışa ceza vermektir. Ama bunu bir kadın polis yaparsa kadın polis orada fiziksel şiddete uğrayabilir ve hatta şehit edilebilir. Kadın bir çevre mühendisi , çalıştığı fabrikadaki usulsüzlükleri görür, belirler ancak söyleyemez. Neden mi ? Çünkü o kadın bastırıldı. Kadının çalışma hayatındaki yeri diye bir şey yoktur. Artık kadın şofördür , kadın polistir , kadın ustadır. Modern dünyada birçok eş, birçok anne çalışmaktadır. Artık geleneksel dönemde olduğu gibi "erkek çalışır, evine bakar" tezi çürütülmüş, "kadın ve erkek çalışır, kadın ve erkek evine bakar , kadın ve erkek temizlik yapar" düşüncesine evrilmiştir. Bütün şartlar eşittir artık , artık kadın KADINDIR. Savaşan , üreten , besleyen , bakan , büyüten... Şayet dünya bir cinsiyetten ibaretse dünya bir Kadındır! Kadın kafasını evinden çıkartamayan, hapsolan , itelenen , kullanılan bir beden değil; kadın özgür olan, anne olan bir canlıdır. Bu video enstalasyonu beni her izlediğimde oldukça geren ve yoran bir çalışma Teaching Visual Culture Kitabında yazan bir cümle “Cinsiyetlerin İnsanları”.

İnsanlar için dilediğim tek şey cinsiyetlerin değil, kalplerin insanları olun!


Sosyal Medyadan Önce Sosyal Medyadan Sonra Dedirtebilecek Güzel Bir Reklam Çalışması


Sosyal Medya Kullanımı ve Topluma Etkileri

Kerry Freedman’ın  yazmış olduğu “ Teaching Visual Culture”  (Görsel Kültürü Öğrenmek) kitabının Bölüm 1  “Mesleki Alan” konusunu incelemiş ve bu bölümün 2. başlığı olan “Görsel  Kültür , Eğitim Ve  Kimlik” ayrıca kitabın son konusu olan “ Sonuç”  başlağını inceleyip kendi ilgi ve tutumlarıma dayanarak Teaching Visual Culture kitabına bağlı kalarak hazırlamış olduğum bu metinde  sosyal medya kullanımı ve topluma etkilerini araştıracağım.

Teaching Visual Culture
 Bölüm 1: Mesleki Alan
Görsel  Kültür , Eğitim Ve  Kimlik

 Görsel kültürün eğitsel önemi anlamak önemlidir çağdaş demokraside uygun bir şekilde öğretmek durumunda kalacağız. Yeni görsel kültür koşulları, kişisel özgürlüklerin Artık yalnızca özgürce konuşma konusunu içeriyor. Onlar özgürlüğü ilgilendirir yaratılmasına ayrılmaz bir dizi görsel sanat formundaki bilgiler bireysel ve grup bilgisi. İnsanlar sadece özgürce konuşamaz; onlar Görsel olarak erişebilir, görüntüleyebilir ve çoğaltabilir, bilgisayarla manipüle edebilir ve Küresel çapta televizyondan. Görsel kültür resimleri ve nesneleri sürekli görülen ve anında yorumlanan, yeni bilgi ve yeni oluşan kimlik ve çevre görüntüleri. Sosyal ilişkilere aracılık eder yapımcılar ve izleyiciler arasında ve izleyiciler arasında. Sanat ve sanat eğitimi, insanlar arasında arabuluculuk biçimidir; Profesyonel söyleşi uygulamalarının önemli bir rolü vardır.

Teaching Visual Culture
 Bölüm 1: Mesleki Alan
Sonuç

Görüntü, bilgisayarların kullanılmasından önce tutulması kolay olmuş olabilir ve diğer gelişmiş teknolojiler insanların yaptıkları yolları değiştirdi ve görsel sanatları gördüm. Bu görüşün dayandığı inanç sistemi şu şekildedir: bir film seti tasarımı tasarlanmadan önce oluşturulmuş bir bilgisayar makinesi, önce ilk müzik videosu gösterildi MTV, manipüle edilmiş bir fotoğraf dünyanın her yerine gönderilebilmesinden önce bir anda ve Star Wars kostümlerinin sergilenmesinden önce, tasarımlar, büyük resim müzelerinde hikaye panoları gösterildi. Bu görüntü Güzel sanat gerçekti ve hayat verdiği düşüncesiyle tutarlı özellikle akut, popüler kültür, öğrencileri gerçek hayattan uzaklaştırdı ve duyularını ve hayal gücünü zayıflattı.

  Sosyal Medya Kullanımı Ve Topluma Etkileri

Bugün yağmur ile gelen toprak kokusunun büyüsü ve ardından doğan ışıl ışıl güneş beni evde durduramadı kendimi  temiz havanın mis kokan rüzgarın kollarına bıraktım. Oysaki yağmurlu gün bana yatağına uzan eline bir bardak kahve al! Aç o filmi unut anı,kendini ve yapman gerekenleri demişken , doğan güneş  ile savruldum sokağa. Köşe başında dostlarla eskittiğim yıllanmış kafenin önünden geçerken kendime bir kahve ısmarlamalıydım. Herzaman oturduğum soldaki masa sanki bugünde beni bekliyordu. Çağrısına kulak verdim ve kahvemi sipariş ettim.  Penceremde yağmur damlalarından oluşan görsel şenliğin yok olacağına aldırış etmeden penceriyi açtım! İliklerime kadar işleyen taze toprak kokusunu doldurdum ciğerlerime, kuşlar bir müzikal ile kokuya  eşlik ediyor bilmediğimiz o cenneti bana yaşatıyordu. Garsonun kahvemi getirmesiyle bozulan büyü karşı masamda oturan güzel kızı fark etmemi sağladı. Karşımda elinde telefon halinden oldukça bıkkın görüntüsü dikkatimi çekti. Arkamdan gelen kahkaha sesleri ile irkildim ve arkamı döndüğümde bir çift selfie adını verdiğimiz anı ölümsüzleştirme çabası içine girmiş görünüşe göre ise oldukça eğleniyorlardı. Biran çevremde oturan bütün insanları görmek , incelemek hayatlarına dokunmak istedim. Yan masada oturan bir arkadaş topluluğu birinin elinde telefon var ve oldukça hararetli bir şekilde bir şeyler anlatıyordu masada oturan herkesin gözü telefonda idi . Bir diğer masada açan güneşi fotoğraflamak için hummalı bir çalışma vardı. Döndüm ve tekrar pencereden gelen rüzgarın kokusunu içime çektim rüzgara sesine odaklanmak istedim ama bir gariplik vardı, bunca güzelliği yalnızca ben mi hissediyor ben mi görüyordum.  Kahvemden bir yudum aldım , elimi çantama attım ve çocukluğumu birlikte geçirmiş olduğum dostlarımı arayıp onları da davet ettim. Telefon elimdeydi ve çoktan bugünkü paylaşılan günlük hikayeleri  izlerken buldum kendimi. İzledim izledim , likeladım , okudum , imrendim, sinirlendim.. Bir süre sonra az önce garipsediğim insanlar gibiydim işte ! Neden böyle olduğuna anlam verememiştim elindeki telefon gizlice beni kendine nasıl çekebiliyordu ? İnterneti olmayan köşe başlarından kaçar olmuştum.  Kafamı kurcalayan bunca soru içinde arkadaşlarım gelmişti selamlaşıp oturduktan sonra kendimi fotoğraf çekilirken buldum.  Fotoğraf 5 veya 10 deneme sonunda beğenildi paylaşılmaya hazırlandı altına ne yazılması gerekildiği düşünüldü, tartışıldı onaylandı ve paylaşıldı. Artık konu bu yorum yaptı , o likelamadı vs gibi çok farklı yerlere gitmişti ve ben bu girdaptan kendimi alamıyordum evet buluşmuştuk belki de saatlerce aynı yerde oturduk ve saatlerce o fotoğraftan başka insanların hayatına olan tacizimiz başlamıştı. Bu yaşanılanlar beni ilkokul yıllarıma götürdü. Bilgisayar ile ilkokul 4. Sınıfta tanışmıştım o koca alet küçük gözlerime o kadar büyük görünmüştü ki ürkmüştüm. Oyunlar oynamak için kullandığım bu alet beni kendine nasıl bu kadar bağımlı yapabilirdi ? Peki ya siz, siz nasıl tanıştınız bu alet ile hiç düşündünüz mü neler değişti o günden beri sizde ,onlarda , onlarla olan hayatınızda ?
Modern dünyada teknolojinin hızla gelişmesi , insanların teknolojiye yetişmeye çalışması son zamanlarda dünya görsel ve işitsel bir dilin kendine has kurallarıyla açıklanabilecek hızla akıp giden bir sürecin içine girdi. Kişilerarası iletişimde işitmeye ve görmeye dayalı görsel kültür yazılı kültürün önüne geçmişti. Yaşadığımız bu gelişmeler yaşadığımız bu çağa görsel kültür çağı olarak adlandırılmasına neden oldu diyebiliriz. Teknolojinin gelişmesi ve hızla gelişmeye devam etmesi sonucu kişisel özgürlükler , özgürce konuşma  atmosferine sahip olmalarını sağlamıştır. Bugün herhangi bir konu hakkında binlerce karşıt görüş sunulabilir artık insanların özgürce konuşabildiği , fikirlerini beyan edebildiği kendilerinin oluşturduğu kişisel gazeteleri, kişisel tv kanalları, kişiler dergileri mevcut ve bütün fikirlerini rahatlıkla beyan edebiliyorlar. Peki ya “Sosyal Medya” ifadesi nekadar sosyallik barındırıyor içinde ? Kullandığımız medya iletişim araçları kendi gazetelerimiz , kendi dergilerimiz bizi sosyalleştiriyor mu ? Oysaki ilkokul yıllarımda sosyallik benim için arkadaşlarımla oyunlar oynamak idi şuan oynanan oyunlar ne denli sosyallik kazandırıyor olabilir. Ekran önünde olan milyarlarca insan birbiriyle kurdukları iletişim nekadar güçlü ? Bir iletişim aracı olan dilin hükmünü kaybetmeye başladığı bu dönemde sosyal medya  sosyal mi gerçekten ?  Özgür olduğumuzu düşündüğümüz bir ortamda aslında bir kapsülün içinde sıkışıp kalmaktan başka nedir sosyal medya ?

Sosyal medya ve teknolojinin  hayatın her alanına sızmaya başlamasından bu yana, ‘hiçbir yere ait olmamaya ait olma’ modası başladı. Sanat konuları ve hissettirdikleri değişmeye başladı . Hayalgücü sınırlanmaya gördüğümüz şeyden ibaret olmaya başladı ancak herkesin elinde fırsatı bir şekilde değerlendirmesi  ile  herkes sanatçı, eleştirmen, yazar, ressam… Herkes her şey oldu. Herkesin söz hakkı oldu.Yapılan bir çalışmayı anlamak nekadar önemliydi  ? Böylelikle sanat da tüketim kültürünün bir parçası oldu. Sadece kulağına değen tıngır mıngır bir ses müzik , salondaki koltuk takımıma uygun diye tablo satın almak, herkes  bu kitabı okudu diye o kitabı okumak..  
Günümüzde, insanlar arasında bilgi paylaşımı ve içerik oluşturulması daha az emek isteyen bir iş olması sebebiyle pratik ve en doğru bilgiye en kolay ulaşım yola olması sebebiyle hayatlarımız kolaylaştıran etkisi yadsınamaz. Son yıllarda ki teknolojik gelişmeler ve internetin tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlaması güvensizliği tetiklerken  insanlar arasında etkileşimli iletişim imkanı da sağladı. Oluşturulan gruplar , topluluklar sayesinde organize olmayı kolaylaştırmıştır. Her toplumdan veya kültürden insanlar ile iletişim kurabilmeyi sağlarken kendi içimizde de iletişimi geliştirmemizi sağlar ayrıca fikirlerin hızlıca yayılmasına neden olabilir. Artık insanlar sosyal ağlar üzerinden dünyayı gezebiliyor ulaşılamayan herşeye ulaşabiliyor dünyanın en değerli eserlerine göz değdirebiliyor.  Sanatı her açıdan görebiliyor, değerlendirebiliyor. Sosyal medya ve teknoloji ile yeni alanlar olabiliyor sanata yeni görseller,imgeler kazandırabiliyoruz.

 Sosyal medya sosyal hayatı bir kapsül içine sıkıştırırken aynı zamanda koca bir dünyayıda içine alabiliyor. Sosyal medya ve teknolojiyi yin yang’a benzetmek uygun olucaktır lakin kötü tarafları olduğu kadar iyi taraflarıda vardır. Peki ya siz hangi kapsülün içerisindesiniz ? 

Teaching Visual Culture Kitabından Hareketle Victor Leguy " Görünmez Sınırlar İçinde Yapılar"

Kerry Freedman’ın  yazmış olduğu “ Teaching Visual Culture”  (Görsel Kültürü Öğrenmek) kitabının Bölüm 1  “Mesleki Alan” konusunu incelemiş ve bu bölümün ilk başlığı olan “ Eğitimde Görsel Kültürün Teorik Kuramı” hakkında kendi ilgi ve tutumlarıma dayanarak Teaching Visual Culture kitabına bağlı kalarak hazırlamış olduğum bu metinde Victor Leguy’ın “Görünmez Sınırlar İçinde Yapılar” adlı enstelasyon çalışmasını ele alacağım.


Teaching Visual Culture
 Bölüm 1: Mesleki Alan
Eğitimde Görsel Kültürün Teorik Kuramı
 Endüstri sonrası gelişmiş demokrasilerde görsel sanatlar giderek artan bir oranda günlük yaşamın içine aktarıldığı anlaşılmaktadır.Kitle iletişim araçları, alışveriş merkezleri ve eğlence parkları, yerel heykel bahçeleri,İnternet, moda ve mobilya tasarımı, vb. Bir zamanlar düşünülmüş olan şey insan üretiminin elit ve izole bir biçimi haline geliyor gittikçe artan bir şekilde günlük hayatın bir parçası olarak gerçekleşti. Görsel sanatlar genişliyor yalnızca şekillerinde değil, bağlantılarla etkilerinde her zaman olduğu düşünülmeyen konular da dahil olmak üzere sosyal konuların aralığına özdeş sosyal, örneğin ekoloji ve benlik kavramları. Sonuç olarak, görsel sanatlar kültürel dönüşümün temelini oluşturuyor. Siyasal söylemin, sosyal etkileşimin ve kültürel kimliğin postmodern koşulları karakterize eder (Jameson, 1984, 1991). Önceden düşünülmeyen ortamlar bile eğitim görselin didaktik gücünün bir sonucu olarak bu hale gelmiştir sanat. Özellikle sembolik bir form olarak güçlü ve bu güç sadece kendi kodunun çözülmesini istemekle kalmamakla birlikte  bir didaktizm içeriyor ancak mesaj belirsiz olduğunda bile öğrenmemize neden olabilir. Görsel sanatlar görsel kültürün çoğunu oluşturur; görme ya da görselleştirme ve şekiller yoluyla insan tarafından oluşturulmuş ve algılanmıştır.hayatımızı yaşarken görsel kültür teriminin doğasında kullanılması Görsel sanatlar üzerindeki etkilerini ve bağlantı noktalarını bağlamlar.
Yukarıdaki metinden yola çıkarak Victor Leguy’ın  “ Görünmez  Sınırlar İçin Yapılar” adlı enstelasyon çalışması sosyal hayatın kişi ve toplumu etkilediği verilmek istenilen mesajların bu yolla yani Görsel Kültür ile verilmek istediğini görüyoruz. Postmodern dünyada Görsel Kültürde ele alınan enstelasyonun kendisi  değil , bu enstelasyonun  kişi , toplum ve dünya için ne anlamalar ürettiği ve sosyal hayat ile bağlantılarıdır.

Victor Leguy  ;

1979 yılında Sau Paulo , Brezilyada doğan sanatçının çalışmaları sosyal içerikli mesajlar vermeye kafa karıştırma ve yaşanılan gerçekleri  gün yüzüne çıkartma odaklıdır. Tarihi hep galip gelenlerin yazdığı söylenir Victor Leguy  çalışmaları kurumsal veya resmi tarihi anlatılarının, ideoloji, siyaset, cehalet veya yozlaşma nedeni ile nasıl basitleştirildiğine ya da perdelendiğine işaret eder.(İstanbul Bienali Sergi , 2017:249) Victor Leguy çalışmalarında kullandığı obje, nesne,fotoğraf vs malzemelerini takas üsulu ile elde ediyor. İşlerinde birçok insanla birlikte çalışan sanatçının amacı bir bağ oluşturmak ve iletişimi sağlayabilmek. Son işi ise kendi ülkesinden başlayarak Türkiye'deki göç akışları üzerine doğru genişlettiği "Görünmez Sınırlar İçin Yapılar” başlıklı proje  göçlerin ve yerinden edilmelerin tarihine ve izlediği güzergahlara odaklanıyor. Sanatçı burada göçmenlerin kendileriyle ya da yakın akrabalarıyla bağlantı kurarak metin, belge ve fotoğrafları sergiliyor. Leguy  enstelaston çalışması hakkında şunları söylüyor: "Bir tarih kitabını okuduktan sonra bunun içinde yer verilmeyen insanlar var. Bunların bir çoğu mülteciler. Yapılmaya çalışılan bu olayı yıkmaya çalışmak ve etiketlendirilen insanları gündeme getirmek. Onlara bir birey olarak, aktif bir şekilde odaklanmak." Sanatçı  bu bağlamda hazırladığı enstelasyon çalışmasında görüştüğü ve işlerine konu ettiği insanların hikayelerini anlatıyor. Onlarla görüşürken yanına kendi için bir değer taşıyan, çocukluğu ve gençliğiyle özel bir bağ kuran eşyaları yanına alıyor. Karşılığında da mültecilerden kendileri için özel olan bir obje alıyor. Her iki objeninin geçmiş anılara dem vurması gerek. Leguy, bu objelerin ne olduğunun önemli olmadığını, ona yüklenen anlamın önemli olduğuna değiniyor. Leguy’ın bu işinde yer alan objeler oldukça dikkat çekici  terlikten tesbihe sinekten askıya farklı amaçla kullanılan eşya , fotoğraf ve nesneler bulunuyor. Çalışma bu yönü ile insanları görmeye, bilmeye ve öğrenmeye itiyor. Mülteci kamplarında yaşanılan veya savaş anında hissedilen duyguları çalışmayı incelerken ince bir nefes ile içinize doldurmanız mümkün. Özellikle bu işte kullanılan terlik projenin en merak uyandıran objesi. Suriye'den göç etmek zorunda kalan bir mültecinin sınırı geçerken giydiği terlik, göç meselesinin belki de en sembolik görsellerden Leguy bu terlik karşılığında Kolombiya'da bulduğu ve üzerinde bir harita olan taşı terliğin sahibi mülteciye vermiş.. 

Terlik dışında bir fotoğrafta göz alıyor işler içinde dikkat çeken bir diğer güzellik ise ,  52 yaşındaki Suriyeli fotoğrafçı Obar B. "2013'te rejim tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırıda fotoğraflarım olmadan Türkiye'ye gelmek zorunda kaldım. Büyük koleksiyonlarımın yarısı suya batmıştı" diyor. 23 yaşındaki Libyalı mimar Kousai'den alınan eşya ise farklı şehirleri gezip bildiklerini anlatan Libyalı bir öğrenci grubuna ait bir tişört. Şam'da yaşayan sanatçı Ghaith M. ise Suriye'den elinde kalan tek şeyi Victor Leguy'a bırakmış. Enstelasyon çalışmasının geneline bakıldığı zaman simetrik bir şekilde çekilmiş bir beyaz çizgi görülüyor   göçmenlerin farklı tarihlerini oluşturabilmesi sağlayacak nesneler metinler belgeler ve fotoğraflar topladı ve bu nesne belge ve fotoğrafların üzerine silinip gitme ve kaybolmayı vahşiliğin ve tarihin sterilleştirilmesini resmi anlatıda basitleştiren veya sansürlenen yerli ve göçmen tarihini temsilen beyaz bir çizgi çekti.

İyi bir yaşam için çoğunlukla ekonomik gerekçelerle hareket edenler olduğu gibi bulundukları ülkelerde var olan zulüm, baskı veya savaş ortamlarından uzaklaşmak amacıyla zorunlu olarak ülkelerini terk eden mülteci ve sığınmacı gibi yerinden edilen kitleler söz konusudur. Bu anlamda, içinde yaşadığımız dönemi bir “göç çağı” olarak nitelendirmemiz mümkündür. (Serdar ÜNAL,” Türkiye'nin Beklenmedik Konukları Öteki Bağlamında Yabancı Göçmen ve Mülteci Deneyimi” Zeitschrift für die Welt der Türken Journal of World of Turks , Vol. 6, No. 3 (2014))          Göç Çağı diyebileceğimiz bu dönemi ele alan Leguy dünya’nın yaşadığı ama bizim üstlendiğimiz sözde mülteci sorunu olan göçler üzerine gidiyor ve onların yaşadığı sorunları bize yansıtıyor bizler için gerekli bir ihtiyaç lakin onları kabullenmekte zorluklar çekmekteyiz.  Ülkece her anlamda mültecileri ötekileştirme çabası içerisindeyiz neyazıkki. Oysaki onlar göçmen olarak gelebilseydiler bu tarz ötekileştirmeye maruz kalmayacaklardı.  Çünkü göçmen, yaşadığı ülkesini kendi isteğiyle daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak amacıyla terk eden kişi olarak kabul edilirken , mülteci ülkesini zorunlu sebeplerden dolayı terk eden kişi olarak görülüyor.  Kafanızda bu tarz  tabular varsa şayet Leguy’un “ “Görünmez Sınırlar İçin Yapılar” işini görmenizi tavsiye ederim..


Structures For Invisible Borders ( Görünmez Sınırlar İçin Yapılar , 2016-17)
    Manifesto;
Sanatçının Structures for Invısıble Borders ( Görünmez Sınırlar İçin Yapılar,2016-17 ) başlıklı projesi, SaoPaulo,Brezilya bağlamında göçlerin ve yerinden edilmelerin tarihine ve izlediği güzergahlara odaklanıyor. Leguy, bu proje için göçmenlerin Brezilya'da oynadığı tarihi rolü ağır biçimde azımsayan Snip of old Sau Paulo ( Eski Sau Paulo’nun önemsiz Kişileri adlı ders kitabında bahsi geçen kimi göçmenlerin yaşamlarını araştırdı. Bu göçmenlerin torunları ile bağlantı kurdu ve onlardan Amerikan yerli halkları arasında yaygın olan bir gelenek mübadele aracılığıyla göçmenlerin farklı tarihlerini oluşturabilmesi sağlayacak nesneler metinler belgeler ve fotoğraflar topladı. Leguy, bu nesne belge ve fotoğrafların üzerine silinip gitme ve kaybolmayı vahşiliğin ve tarihin sterilleştirilmesini resmi anlatıda basitleştiren veya sansürlenen yerli ve göçmen tarihini temsilen beyaz bir çizgi çekti.
  Leguy, İstanbul Bienali için Brezilya projesini Türkiye'deki göç akışları üzerine bir soruşturma ya doğru genişletti.Bu yeni proje İstanbul'un en eski semtlerinden biri olan Fener'deki hem kütüphane hem Cafe Hemde bir kitapçısı olan The Pages mekanı odağına alıyor batılı Romanların Arapça çevirilerinin yanısıra Suriye'den kitaplarında bulunabildiği mekanın kafesi Arap Baharı ve Suriye iç Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Suriyeli, Iraklı, Libyalı, ve Yemenli genç arap sürgünlerin Buluşma Noktası haline geldi.
 Leguy , fener semtinde 3,5 milyon Suriyeli mültecilerin göç etmiş olduğu bir ülkede tarih Sürgün ve kültür aktarımının kesişim noktası olarak ele alıyor İstanbul Bienalinde sergilediği bu proje için Leguy , bu mekanda tanıştığı insanları kendisiyle bir objeyi değiş tokuş etmeye çağırıyor. Sembolik görünmezlik koşullarına bilgi anlatı ve tarihlerin üzerinin örtülmesine atıfla bu objelerin de bir kısmı beyaza boyalıdır.